Dün bir velim, tam kapıdan çıkarken, derin bir hüznün nemlendirdiği gözlerini gözlerime dikerek, sözleriyle ağlarcasına şöyle dedi, “Evden çıkarken Ayşe’den odadaki çantamı bana getirmesini istedim. Bana, ‘ben senin dediklerini yapmak için mi dünyaya geldim?’ dedi” Ayşe, bizim öğrencimiz, onun kızı.
Ne diyeceğimi bilemedim, çünkü ben de bu durumları kızım büyürken sayısız defa yaşadım. Bir an, bu sözleri kızım bana söylemiş de o derin hüznü ben yaşıyormuşum gibi hissettim. Dilim lal oldu. Öyle baktım, benim de gözlerim nemlendi, ‘ne yapacaksın’ dercesine boynumu eğdim, acı bir tebessümle ‘olur böyle şeyler’ dedim. İçimde canlı bir ifrit gibi kaldı o çaresizlik. Gün boyu kafamda defalarca döndürdüm o anı. Her defasında yeni anılar, yeni duyguları tetikledi. Olayın ertesi günü işte hala bunu düşünüyorum.
Annem bizi büyütürken, sayısız afra taframız olurdu. Gün içinde birçok kez çatışma yaşardık. Onun hayatının gerçekleriyle bizim hayatımızın gerçekleri uyuşmazdı. Onun idealleriyle bizim ideallerimiz, onun gördükleriyle bizim gördüklerimiz, onun dünyasıyla bizim dünyamız farklıydı. O, kendi dünyasına göre davranmamızı isterdi; biz, kendi dünyamızı kendi isteklerimize göre kurmaya çalışırdık. Ana konuda anlaşamayınca, sıradan konulara da yansırdı bu anlaşmazlık. Belki asıl sorunu, gereksiz konulara sirayet eden bu anlaşmazlıklar yaratırdı. Ana konulardan gereksiz konulara kayan anlaşmazlıklar bazen ana konu gibi görünerek algımızın ayarını bozar, gerçekleri kırık ayna yansımasından görmemize neden olurdu; zihin bulanıklığı her iki tarafın da aleyhine işlerdi.
Ana- babamız, bizden dünya tecrübesi olarak epeyi ileri olsalar, büyük emekle yaşamımızı sağlasalar da ortadaki hayatın sahibi bizlerdik. Bütün o tecrübeleri, varoluşumuza katkıları, hayatımıza sahip olma ve onu nasıl yaşayacağımızı belirleme hakkını vermemeliydi onlara. Kendi dünyamızı en iyi biz bilirdik, kendi düşüncelerimizi, kendi duygularımızı, nasıl bir hayat istediğimizi ve ona nasıl gideceğimizi biz seçmeli, her ne olacaksa sorumluluğu biz almalıydık. Sahip oldukları gücü her şekilde kullanarak bize kendi iyiliğimize olduğunu düşündükleri hayatı dayatırken biz de var gücümüzle kendi dünyamıza sahip çıkmanın amansız mücadelesini verirdik.
Biz, küçücük varlığımıza saygı bekler, anlaşılmak isterdik; onlar, saygıyı ve anlaşılmayı asıl hak edenin, bunların yegane sahibinin kendileri olduğunu düşünürdü. 
Annem, çaresiz kaldığında, “Çocuklarınız olunca, beni anlarsınız” derdi. Bu söz içime dokunurdu, korkardım, ‘gelecekte ne olacak acaba?’ derdim. Bu sözün, biraz durdurucu, biraz tahrik edici, bazen, yapacağımı iki kat yaptırıcı etkisi olurdu.
Sayısız cambazlıklar, kırgınlıklar, bazen uzaklaşma, bazen yakarcasına yakınlaşmalar, ses yükseltmeler, yumruk sıkmalar, gözyaşları, acı sözler ve bazen komiklikler, çocukça gülüşler, iyi niyetler ardında hayatın kurmacasının hadsiz girdileriyle o dönemleri geride bıraktık.
Anne olduğumda annemin, dayanılması zor anlarını anladım. Çoğunlukla bunu ona söyledim. Kızıma, çoğu zaman annemden gördüğüm gibi, ancak bilincim uyanınca bu hayatın asıl sahibinin kendisi olduğunu düşünerek davrandım. 
Ana-babalıkta acemi olduğumuzdan hatalarımız oluyor. Delicesine sevdiğimiz çocuğumuzun zarar göreceği düşüncesi, bizi bazen ona asıl zararı veren hale getiriyor. Her şeyi en iyi bilenin kendimiz olmadığını, karşımızdakinin de hakları ve sorumlulukları olduğunu, sınırlarımızı kendimize sık sık hatırlatmanız gerekiyor. Böylece amansız müdahale hastalığımızdan kurtulmuş oluruz. 
Çocuğumuzun bizi anlaması hiçbir şeyi değiştirmiyor fakat; bizim onu anlamamız birçok şeyi değiştirebilir. 
Hayat, sürekli değişen hava şartları ve dalgalar arasında geminizi batırmadan yüzdürmeye benziyor. Üstelik ne kadar usta olursak olalım bu gemi bir gün mutlaka batacak. Öyleyse gemimizin kaptanı olarak, kendi gemimizi yürütürken daha fazla söz sahibi olmamız gerekmez mi?
Kezban Küçük