Kezban Küçük- 10.07.2017

            Aslında karar vermiştim popüler kitaplardan uzak duracaktım ama kitapçıya girdiğinizde hatta daha camekandan başlayarak her yerde, ön raflarda, dizi dizi yükselen çark şeklinde, televizyonda, gazetede, dergide, afişte, broşürde kısaca her yerde gözünüze gözünüze sokulan nesnelerden uzak duramıyorsunuz.  Elinize alınca da bazıları sizi içine çekiyor ve  hemen alıp okuyorsunuz.

 Biliyorsunuz artık öyle değişik yöntemlerle algımızla oynanıyor ki, aldığımız şeyi gerçekten ihtiyacımıza veya kişisel beğenimize göre mi aldık ya da subliminal mesajla beynimize kodlanan “al,al” dürtüsüyle mi aldık hiçbir zaman bilemiyoruz.

Ben de böyle bir bilinmezlikle aldım “Mektup”u. Üstün Dökmen’in romanı olduğunu görür görmez, “muhakkak iyi şeyler anlatıyordur; hatta ne anlatıyor olursa olsun, psikoloji ilmindeki yetkinliği olaylara bakış ve olayları değerlendirişine sinmiştir, faydalanırım…” düşüncesiyle aldım.  

Açıkçası biraz da, Medyascopetv’de BAKIRKÖY HAKE HIZLI OKUMA KURSU’nun katkılarıyla her hafta yaptığımız “Okuma Kültürü” programımıza kendisini davet edeceğimiz; son ne yazmış, nerede duruyor, söyleşi esnasında bu kitaptan da bahsederiz düşüncesiyle aldım.

Kitabın ilk sayfaları aşılması zor engeller gibi geldi. Eyvah dedim, bir şeyler öğrenmek istiyorum ama kitap bana baştan sona öğretmenlik yapsın istemiyorum. Bir sanatçının, bir roman yazarının değil de bir bilim adamının kitabını okuyacağım galiba! Üzülerek ve kendimi kitap yol alsın, bir an önce kitabın içine gireyim diye zorlayarak okumayı sürdürdüm. İki üç gün kitap ordan oraya sürüklenerek üçer beşer sayfa yol aldı. Başlarda memleketin bugünkü haline ve birçok konuda yaşadığımız sorunlara çeşitli vesilelerle değinen, konu getirtilip söylenmiş gerçekten tam isabet diyeceğiniz tespitler gördüm. Bu tespitlere katıldığım için, düşüncem onaylanıyor, böyle düşünen bir ben değilmişim, koskoca Üstün Dökmen hoca da böyle düşünüyormuş diye sevindim. Bunların altını çizdim ki birkaçı şöyledir:

…öğretmen adaylarını KPSS’ye hazırlayan Milli Malumat Bakanlığı’ndan onaylı bir kursa kaydoldu. Milli Malumat Bakanlığı, üniversitelerin devlet memuru olmaya yetecek kadar bilgi vermediğini bildiği için, bu tür özel kurslara resmen izin veriyordu. Zaten aynı bakanlık, liselerin de işe yarar şeyler öğretmediğini bildiği için, gençler üniversite giriş sınavlarına hazırlanabilsinler diye, uzun yıllar özel dershanelere de resmen izin vermişti.

….o memlekette, dini konularda doyurucu cevapları olmayanların, karınlarını doyuracak meslek edinmeleri oldukça zordu.

…Başkalarının başına göçük veya grizo patlaması geldiğinde ise –ölenlerin aileleri dahil- herkes, “Kaza bu işin fıtratında var” derdi. ..Güvenlik önlemi alınması, şirketlerin fıtrat paketleri içinde yer almazdı…

…tarih bölümünü bitirdiğinde, öğrendiği en önemli şey, dinler tarihi dahil tüm tarih kitaplarında dile getirilen siyasi tarihe kuşkuyla bakmak, dedikodular üzerine oturtulan yazılı olmayan tarihe ise hiç inanmamaktı…

..Mühendislere özenen eğitimciler, “Bizim de bir ARGE’miz olsun” diyerek bu birimi oluşturmuşlardı. Ancak arge birimi yenilik üretmek yerine, zaten mevcut olan programları arada bir yeniden onaylayan, hatta sistemi geriye götüren bir büro oluvermişti...

… Nasıl ki bazı ülkelerdeki akil kişilerin, o ülkenin akıllıları arasından seçilmesi gerekmiyorsa…

İlgiyi diri tutan bu basamak taşları sizi adım adım asıl konuya götürüyor. Öyleydi böyleydi derken konu biraz yorucu bir şekilde başlasa da sonrası nefes kesici bir hız ve hazla devam ediyor. Konunun harlandığı, olayların heyacanlı bir şekilde sürüklenmeye başladığı andan itibaren, yazarın mesaj kaygısından kurtulduğunu ve kendinin de olayın sürükleyiciliğine kapıldığını gördüm. Asıl zevk okuma hızım artınca başladı. Veya zevk arttıkça okuma hızım da arttı. Öyle bir an geldi ki kitabı, o ana kadar okuduğum hızın beş katı daha hızlı okumaya ve aynı anda kitabın devamı nasıl gelir diye en az beş farklı varyasyonla düşünmeye başladığımı fark ettim.  Okuma hızımı artıranın merak duygusu olduğunu gördüm. Kitabın devamını merak ettikçe daha hızlı okuyor, daha hızlı okudukça hem çok daha iyi anlıyor hem çok daha fazla zevk alıyordum.

Kitaba dair ileride unutulmayacak bölümlerin işte tam da bu beni alıp götüren, hızlı okuduğum bölümler olduğunu düşündüm. Çünkü tam da o hızlı okuduğum yerler unutulmaz şekilde beynime kazındı, gözlerimin önünde bir resim gibi canlandı, kahramanı olarak yaşadığım bir olay gibi iz bıraktı.

Kitabın yarısına kadar olan kısmı biraz da ha gayret duygusuyla üç beş günde okusanız da kitabın yarısından sonrasını birkaç saatte, hatta iyi bir okuyucuysanız bir saat içinde okuyup bitirebilirsiniz.

Kitap bittikten sonra bir müddet öylece boşluğa bakarak “vay be!” dedim. “Ne kitaptı!”

“Eğer insan zihninde büyüyen büyülü bir merak, güçlü ve kanlı bir katilin huyunu değiştirebiliyorsa, biz okullarımızda çocuklarımızın merakını niçin tutamıyoruz ayakta?” diye ortalarda bir cümlenin daha altını çizmişim. Kitapta bu cümleden sonra hiçbir cümlenin altını çizmemişim. İlginç olan, asıl unutmayacağım, bana “edebi zevk” veren yerlerin altını çizmemişim. Tıpkı bir sanat eseri olan resme bakıp gözleriyle, ruhuyla severek zevk alır gibi, çizmeden, karalamadan ruhuma nakşetmişim o bölümleri. Oysa biz, altını çizdiklerimizi unutulmaz sanırdık. Bazı deneyimlerimiz, mutlak gerçek sandığımız sanal gerçeklerimizin üstünü çiziyor.

Başta söylemeyi unuttum, şimdi söyleyeyim. Ta en başta, yani kitabı elime aldığımda beni en fazla etkileyen şeylerden biri de kitap kapağının, temiz, parlak ve ilgi çekici dizaynının yanında, sağ alt köşesine yazan, hakikatlerin hakikati olan o efsane sözdü: “Ne yazdığı değil, ne okuduğundur önemli olan…”

Ben kitapta bunları okudum. Siz, benim yazdıklarımdan ne okuyacaksınız acaba?

Üstün Dökmen hoca, yalvar yakar ısrarlı davetlerimize rağmen -ki muhakkak kendince haklı sebepleri vardır- Medyascopetv’de yapacağımız “Okuma Kültürü” programımıza gelemeyeceğini bildirdi. Ben de içimden “Göreceksiniz, ileride kendisi katılmak isteyecek programımıza” diye efelenerek teselli ettim kendimi. Dün ne oldu? Üstün Dökmen hocayı tv’de başarılı bir söyleşi programında gördüm. Orada bir vesile ile “Yazar olmak isteyip de olamayanlar, eleştirmen olurmuş” dedi. Tam da Mektup kitabı üzerine bu yazıyı yazmayı düşünürkenJ Bana mesaj mı geliyor, yazmayayım bari diye tersin tersin düşünüyordum ki “her söylenen kanun değildir, kanun olsa bile hiçbir kanun değişmez değildir” diye kuvvetlice düşünüp, işte bu yazıyı yazdım.